Mustafa YILDIRIM

Ayyıldızlı Bayrak yıllar önce düşürülmüştü. Mustafa YILDIRIM
KÜRT TARİHİNİN ALTIN ÖNDERLERİ

Kürt şeyh-ağaları yüz yıldır uğraşıyorlar.  Kürtler de ulus olamadıklarından aşiret ağalarının öz çıkarları uğruna çeteleşiyorlar,  kan döküyorlar.

PKK, 30 yıldır uğraşıyor, çoluk çocuk demeden kan döküyor; ama küçücük bir arsada bile egemenlik kuramıyordu.

Gerçek Bağımsız Cumhuriyet dönemi (1923-1938) dışında, esenliğimiz için AB-ABD-Yunan kollarına atılmaktan başka çare bulamayan hükümetler de çok, ama çok yardım ettiler Kürtler devlet olsunlar diye; ne ki başaramadılar, yalnızca ulusal kalelerin surlarını içerden deldiler.

ABD’nin, Avrupa’nın, Yunan’ın, Rusya’nın, İran’ın, Çin’in, Kuzey Kore’nin, Suud krallarının, Ayetullahların, körfez şeyhlerinin, Ortadoğu ülkelerini İngiliz-Fransız himayesinde ele geçirmiş Haşimi hanedanlarının himayeleri olmasa ne Anadolu’da, ne Kandil’de barına bilirlerdi.

Dünyanın yayılmacılarının desteğine karşın başaramayan Kürtlerin imdadına AKP hükümetleri yetişti; Doğu Anadolu’da Kürdistan bayrağı yükseltilerek ilan edilmemiş Kürt Devleti kuruldu.

Akdeniz kıyılarında, Ege’de, İstanbul’da o Kürt devletinin himayesinde kurulan, T.C egemenliğini reddeden Kürt kolonilerini de unutmamak gerekiyor

Kürdistan tarihine, şeyh-ağaları, kan dökücü, nobran Apo’nun, terör eğitmeni Yunanların değil Abdullah Gül’ün, R. Tayyip Erdoğan’ın adları altın harflerle yazılacaktır!

Yalnız onların mı?  Elbette hayır!

On yıl önce MGK toplantılarında “Demokratik Açılıma devam” (Siz “Kürdistan kuruluşuna devam” diye okuyabilirsiniz)  kararlarının altına ıslak imzalarını atan kuvvet komutanlarının adları da 24 ayar olmasa bile 14 ayar altınla yazılacaktır.

Dersim eyaleti özerk yönetimi sevdalısı Kızıl Kiliseli Seyyid Kemal de açılıma hiçbir zaman karşı çıkmayarak gümüş harflerle Kürdistan kurucusu olarak tarihe geçecektir.

Irak’taki gibi Kürt devleti kurulsun diye 13 yıldır Genel Kurmay’a kahve içmeye gelerek yol yordam öğreten Amerikan paşaları da birer üstün hizmet ödülünü hak ettiler! Onların öğütlerini ciddiye alan ve çuvala “Yes sir!” diyen The Generallere Washington’da “Barışa Hizmet” madalyası takılacağına kuşku yok!

“Azınlık milliyetçiliğini” sosyalistlik sananlar figüranlıktan öte geçemediklerinden adları bile anılmayacaktır.

Şimdi bayrak indirildi diye ortalığı velveleye vermeye çalışan, Kürt tarihine adlarını altın harflerle yazılanlara bizi ahmak sanıyorlar!

Kürdistan’da, Hizbullahi-PKK egemenliği kurulması için ellerinden geleni artlarına koymamışlar gibi! T.C armalarını söktürmüşler; yollar kesilmiş.

TSK sınırları korumaktan caymış. Garnizonların duvarları aşılmış; ancak onlar garnizonun içinde bayrak indirildi diye bağırıyorlar!

Türkler de bu cambazlığı yutuyorsa, ahmaklıktan daha ağır sıfatı hak etmiyorlar mı?

Sonuç: 1: Apo önderliği çoktan kaptırdı; Türkiye Cumhuriyeti’ni demokrasi tuzağıyla ele geçirenlerdir artık gerçek önderler! Ve Kürt halkı onların anıtını dikecektir.

Ders 1: Din, mezhep, tarikat, cemaat, demokratik X, üniforma, takke, külah… Hepsi birer cilalı boya! Sıyır boyayı altından azınlık ırkçıları çıkacaktır! Her kim olurlarsa olsunlar. 10 Haziran 2014

İSTİKLALİN BAYRAĞI NE DEĞİLDİR? Mustafa YILDIRIM
Ay yıldızlı Albayrak

Boyuna asılacak önlük,

Sırttan aşağıya sarkıtılacak pelerin,

Bele bağlanacak peştamal,

Yemek tabaklarının kenar süsü

değildir!

*

Masanın önünden sarkıtılacak,

Otomobilin kaputuna serilecek,

Başa bağlanacak örtü,

Belden aşağı tutulup sarkıtılacak

Silkelenecek sofra bezi

değildir!

*

Ay yıldızlı Albayrak,

Emperyalist uşaklarının maskesi,

Mandacıların ve din tüccarlarının tülü,

Kan dökücülerin temizlik bezi

değildir!

*

Ay yıldızlı Albayrak,

Namustur, yere düşürülmez,

Başların üstünde yükseltilir!

Vurulunca düşürülürse yere

Ölümüne kaldırılır daha da yükseğe!

*

Ay yıldızlı Albayrak

İstiklaldir! Özgürlüktür! Onurdur!

Mazlumların umudu,

Dünya barışının simgesidir.

İşbirlikçilerce arada bir kirletilse de,

Yayılmacıların bandırasına ezdirilse de

Yurtsever, kaldırır onu yerden

Öperek yükseltilir yeniden yukarı

Ne yasak dinler, ne dur-durak bilir

Yürür alçakların, kıyıcıların üstüne!

*

Dalgalandırılmıştı

Duatepe’de,

Ulus Dağı’nda,

Akdeniz kıyılarında, Toroslar’da,

Karadeniz ufuklarında,

İhanete inat!

Bugün alanlarda yükseliyor,

Karanlığa, satılmışlara inat!

Daha da yükselecek!

Önce saygıyla, sonra sevgiyle!

29 Temmuz 2013

ONURLARIYLA ÖLENLER ve KARA VİCDANLILAR! Mustafa YILDIRIM
Çorum Araphacı köyünden Haydar Akkuş’un akciğer filmine bakan Kanser Uzmanı Doktor, öfkelendi:

“Yahu, sen kaç yıl sigara içtin?”

İkiye bükülmüş bedenini hafifçe doğrultan Haydar Akkuş’un sesi kısıktı:

“Ben hiç sigara içmedim Doktor Bey!”

“İyi de kardeşim! Ciğerin kapkara!”

Haydar Akkuş’un sesi daha da kısıldı:

“On beş yılım yerin altında, kömür ocağında geçti.”

Haydar Akkuş’un ciğerleri gibi kararır on binlerce kömür işçisinin akciğerleri.

Kömür işçisi öksüre öksüre geçirir günlerini; soba borusu gibi kurum bağlar akciğer boruları, oksijen geçmez olur kanına, yüzü solar, bedeni kavrulur, kurur.

Ya da birden bire ölür kömür işçisi göçük altında kalınca.

Ya da yerüstünün kapıları kapanır; zehirli gaz dolar ciğerlerine, geride bırakmak üzere olduğu kadınını, bebelerini, anasını, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını düşüne düşüne yumar gözlerini karanlıkta.

Ölür kömür işçisi, yerüstündeki sorumsuzlar, vicdanları hırslarıyla ufalmış pişkin yöneticiler, gösterişlerdeyken.

“Toprağı bol olsun” derler bizim köylerde ölenin ardından. Madencinin üstünde binlerce ton toprak yığılıdır.
*
Sabahın köründe (19 Mayıs 2014) bir yazı yansıdı ekrana: “Kaza” denilerek geçiştirilen failleri katliamın gerisinde kalanları çarpıcı sözlerle anıyordu Mühendis Z. Uçar. Kısaltarak alıyorum:

“Yıllardır birçok zerzevatı sanatçı diye alkışladınız. Konserlerine koştunuz. Kasetlerini-CD’lerini aldınız…

O çok sevdiğiniz sanatçı bozuntuları şimdi nerede?.. Bazıları akil olup PKK’ya merhamet dilenmiş, PKK’nın kanlı ellerini yıkamaya soyunmuştu.

Kimini Emine’nin yanında Somali’de gördük, kimini ihanet açılımında Şivan ile düet yaparken…

Onları Soma’da gördünüz mü?

Kıçını açamadan ortaya çıkamayanları ‘sanatçı’ yapıp paralarına para kattınız…

Türk çocukları kıyıda köşede kalırken, birbirini kollayan içimizdeki Fransızları baş tacı yaptınız…

Somali’de gösteriye katılanları vardı.”

Z. Uçar katliam acısını eylem çağrısına dönüştürmüş:

“Ey Türk Milleti, sevgili vatandaşlarım. Artık yeter!..

Acını acı, derdini dert, ülkünü ülkü, hedefini hedef edinmeyen kimseyi başının üzerinde gezdirme!

Dizilerini seyretme!

Şarkılarını dinleme!

Gördüğün yerde sırtını dön!

Bari bu kadarını yap!”

Z. Uçar’ın çağrısına uyacak ve “bari o kadarını” yapabilecek miyiz?

Belki bir gün!

Not: Soma’dan evvel Somali’ye gösteriye gidenleri de not ederek sormuş Z. Uçar:

Rifat Hisarcıklıoğlu, Doğan Holding Y. K. Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, İTO Başkanı Nevzat Yalçıntaş, Ajda Pekkan, Sertab Erener, Muazzez Ersoy, Nihat Doğan… İyi tanı bunları. Bunların birini (bugüne dek) Soma’da gören var mı?

20 Mayıs 2014

BAŞIMIZA GELENLERİN KÖKÜ DEĞİŞMEDİ Mustafa Yıldırım
Her seçimden sonra şaşkınlık! İyi de, koşullar değişmemiş, hatta daha da ağırlaşmışsa sonuçlara şaşırmak gereksiz!

Öyleyse, sızlanmak yerine her yurttaş, o koşulları değiştirmek için uğraşmamalı mı? 
Uğraşmazsan, sana dayatılanı değiştirmezsen ezilip gitmen de olağan!
O lider bu ekran yıldızı, şu bilmem ne başkanının hoşa giden sözleriyle keyiflenmekle yetinirsen sonu da işte öyle olur.
Yine sabrınıza sığınarak, bir seçim öncesinde yazdıklarımı aşağıya alıyorum. Tarihini kaldırdım;. Okur dilediği tarihi, dönemi düşünmekte özgür.
“Yeniden düşünmek için, operasyonların temelini sıkıcı olsa da yinelemekte yarar var. Biraz özenle düşünülürse canlı örneklerin, olayların içinde yaşamakta olunduğu kolayca anlaşılabilecektir. Ulusal devletin yıkım koalisyonu içinde yer alanların düşünmesi de dirimsel önemdedir: Son elli yıldır, ülkelerin içişlerine, ittifak anlaşmalarıyla yön veren egemen devlet yönetimi, kendisine rakip gördüğü sosyalist düzenler yıkılmaya yüz tutunca, artık kimliği ve yapısı ne olursa olsun devletlerin egemenlik alanı içinde, açıktan paralel egemenlikler yaratmakta bir sakınca görmemektedir. Bu tutum, halkın şu ya da bu demokratik ve bağımsız örgütlenmesiyle ya da demokratik örgütlere verilen uluslararası destekle karıştırılmamalı. Yabancı devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir: O ülkede var olan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak… Uygulamada ülkeden ülkeye küçük değişiklikler gösterse de, ana program değişmiyor: İçine sızılan devletin, bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir ‘medyatik’ ve ‘entelektüel’ yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların ‘ manufacturing public perception’ dedikleri, ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar. 1) Kamuoyu oluşturucuları ­bizdeki adlandırmayla- aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına yönelik, içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve ‘düşünce ve örgütlenme’ özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmek. 2) … uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması, 3) Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. 4) Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi, 5) …konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve ‘think tank’ derneklerinin kurulması, 6) İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, var olanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin ‘düşünce özgürlüğü’ ve ‘siyasi katılımcılık’ propagandasıyla örgütlenmesi, 7) Etnik ayrılıkları güçlendirmek… ulusal ve bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması, 8) Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması Şimdilik burada bırakıyorum. Geri kalan 11 maddeye ve ayrıntılara kitaplardan (Sivil Örümceğin Ağında – Ortağın Çocukları, The General) bakılabilir. Şimdi bu çalışmalara, CIA, BND, MI6, MOSSAD, EOKA-ATİNA, SAWAMA, VEVAK vb. operasyonel kurumların içerde (devlet içinde ve halk arasında) kurdukları şebekeyi eklersek şu sorulara ve benzerlerine yanıtları daha kolay bulabiliriz: Şu parti birlikteliği niçin oluşmadı? Şimdi nasıl oldu da böyle bir muhalefet çıktı? Bu medya organı birdenbire nasıl düşünce değiştirdi? Durup dururken ulusal güçleri zayıflatacak bu cinayet neden işlendi? Şu iş adamının önü nasıl da açıldı? Şu bizim genel başkanın kararlarını, seçim propaganda tekniklerini kim etkiliyor? Ve hepsinden daha önemlisi halkın düşüncesi ulusallık temelinden nasıl koptu? Vs. vs”.

HALKA KARŞI KUMPAS ORTAKLIĞI! Mustafa YILDIRIM

Seçimlerdeki oy yolsuzluğudur gündemimiz! Yaşamımızın yerli-yabancı ajanlarca kaydedilmesidir. Baskılardır, hemen her gün aşağılanmamızdır! Devletimizin egemenliğinin yıkılarak topraklarımızda yeni devletçikler kurulmasıdır. Bırakın örgütlenmeyi, üç kişi bir araya gelip siyaset konuşma yasağıdır gündemimiz. Siyasal yönetimi, güvenlik güçlerini şöyle açıkça eleştirme yasağıdır! Yurttaşlarla görüşme, siyasal görüşlerimizi, muhbirlerden çekinmeden, tartışma yasağıdır! İki söz etti diye hapislerde çürütülen gencecik kızlarımız, oğullarımızdır gündemimiz. Molla yargıçlarca siyaseten tutsaklıktır. Partilerin, örgütlerin mezhepçilerin, şeyhlerin, seyyidlerin eline geçmesidir. Türklerin tarihinde görülmemiş olaylardır gündemimiz: Komşu ülkeye hileyle saldırma oyunları düzenleyenleri eleştirme yasağıdır! Cumhuriyetimize kasteden Ayetullahların içerdeki örgütüdür. Hemen her kumruma, özellikle siyasal partilere yerleşen ABD-Avrupa ajanlarıdır! Ormanlarımızın, tarım alanlarımızın,  binlerce yıllık kültürümüzle kurulan yerleşim yerlerimizin talan edilmesi, yakılıp, yıkılmasıdır. Yeraltı ve yerüstü sularımızın şirketler aracılığıyla, HES denilerek yabancılara teslim edilmesidir. Yurdumuzun yabancıya peşkeş çekilen toprakları, Ege denizinde el konulan adalarımız! Oradan oraya uçan kelebek muhalefet! Daha seçim yolsuzluklarının kirli dumanı ortalığı sarmışken gündemimiz asla; ama asla Cumhurbaşkanı adayları değildir! Özellikle kendisini muhalefet sanan partilere sesleniyorum! Böylesine karanlık baskı-zulüm ortamında cumhurbaşkanlığını tartışmak yalnızca gaflet değil, hatta… Sözün gerisini siz getirin! Yoksa o yarım kalan söz, tarihte benzeri görülmemiş biçimde tamamlanacak ve dünyaya ibret olacaktır! Kendini muhalefet sananlar! Bizi ahmak yerine koymanızdır gündemimiz! İktidarla birlikte bize karşı kurduğunuz cumhurbaşkanlığı kumpasıdır gündemimiz! Kumpasınızı bu kez sandık vaatleriyle yutturamayacaksınız! Önce özgürlük, sonra seçim! 31 Mart 2014   ATATÜRK’ÜN ÇANKAYASI VE ŞİMDİDEN İŞBİRLİKÇİLER Mustafa YILDIRIM Büyük olasılıkla belediye başkanı olacak; çünkü bu ilçede yaşayanların çoğunluğu, yaşlandıkça sayıları azalsa da, Türkiye Cumhuriyeti’ni savunmaya yeminlidir. Aday Kimmiş diye bakmazlar. Seçilenin uygulamalarından yakınırlar; ama Cumhuriyet uğruna sineye çekerler. Mezhepçiliği önde tutan Genel Başkan, bir aday gösterdi. Babadan oğula miras kalan adayın seçime bir hafta kala açıklaması aynen şöyle: “Türkiye AB’ye giremedi ama belediye hizmeti konusunda Çankaya’yı AB’ye sokacağız.” Sanırsınız ki adam başbakan oluyor! Eyaletçi, açılımcı genel başkanın adayı yetinmemiş ve aynen eklemiş: “Dünyayı tanıyoruz. Yurt dışında eğitim aldım.” Biz yurt dışında değil yurdum tam da içinde okuduk. Şimdi yerin dibine geçmemiz mi gerekiyor? Her neyse, “Ben aslında yeni kuşağı temsil ediyorum” da diyen bu mirasçı aday, karakterini açıkça ortaya koyuyor: “Uluslararası hibelere ulaşmanın yollarını, yatırımcılarla nasıl işbirliği yapılacağını biliyoruz!” “Yeni kuşak” böyleyse yandık diyeceğim de demiyorum; çünkü yeni kuşak bu aday gibi işbirlikçi, avuç açıcı olmadığını canını hiçe sayarak alanlara indiğinde gösterdi. Türkiye’yi federasyonlara böldürmek için elinden geleni ardına koymayanların yuvası TESEV kurucusunun atadığı bu aday seçilecek büyük olasılıkla. Belediye Meclisi’ne girecek namuslu kişilerin aklında olsun diye soruyorum bu “dışarıda eğitim almış” adaya: Dışarıdan alacağınız hibe (geri ödenmeyen para) karşılığında o yabancılara neyimizi vereceksin? Yardım için “uluslararası” yalvaracağına göre, İran’dan, Rusya’dan, Suudi Fonu’ndan, Körfez şeyhlerinden, Quantum Bankerlerinden (Soros’tan), İsrail’den de “hibe” isteyecek misin? Üstü kapalı konuşmayı bırak da o yabancı ahbaplarını şimdiden söyle de sana inanalım! Biz senin gibi dışarıda eğitim görmedik, ama o kadar da aptal değiliz; yabancılara avuç açanların halinden anlarız! Unutmadan,”yatırımcılarla işbirliği yapacağım” diyorsun! Çankaya’mız yatırım alanı mı? Unutma! Bizim yeni kuşak, AVM’lere (panaroma, Mall ve elbette Cepa v.b), işbirlikçilere rahat vermez! Bizim yeni kuşak, bundan böyle katları yükselten belediye başkanlarına karşı eyleme geçerler! Sen sen ol! Sokaklarımızı temiz tut, parklara ve kaldırımlara yandaş büfeleri kondurma, yandaş simitçi ağalarına arka çıkma, tarihsel anıtlarımızı koru, yandaş “sanat-kültür” satıcılarına para dağıtma, mezhepçilik, azınlıkçılık yapma yeter! Sana oy verenler de vermeyenler de bu kadarıyla mutlu olurlar! Onlar proje-mroje değil kentlerinin korunmasını istiyorlar! Uluslararası “hibeci” Taşdelen Alper Beyefendi! Unutma! Bu ilçe, Atatürk’ün Çankaya’sıdır kolay kolay teslim olmaz, teslim olanı da, işbirlikçileri de sevmez! 21 Mart 2014 Not: Seçimde kime oy vereceğiz, diye soranlar çoğalıyor! Ay yıldızlı İstiklal Bayrağımızı, yere düşürmeyeceğinden emin olduklarımıza! Gerisi artık ayrıntı! USA-ACYPL YILDIZLARI ve CHP ve BEŞİKTAŞ  MUSTAFA YILDIRIM Kemal Kılıçdaroğlu, 2014 belediye başkan adaylarını seçerken gençleri öne çıkardığını belirtiyor; ama belki de o gençlerin bazıları yola çoktan mı çıkmışlardır. “Ortağın Çocukları” kitabının 2010 basımından bir bölümü sabrınıza sığınarak özetliyorum: II. Dünya Savaşı’nın ardından ABD, bir yandan Marshall Fonu aracılığıyla parasal destek oluştururken öte yandan ordusunun bir bölümünü Avrupa’da bırakmış ve daha sonra NATO ile ortak cepheyi sağlamlaştırmıştı. Siyasal ortamı da boş bırakmak istemeyen ABD, yalnızca kirli operasyonlarla gelişmeleri denetim altında tutmakla yetinemezdi; ülkelerin yönetimine aday olabilecek gençlerle ilişki kurulmalıydı. 1966’da her ülkede kabul görecek bir adla ACYPL (Amerikan Genç Siyasal Liderler Konseyi) kuruldu ve çalışmalarına NATO yan kuruluşu Atlantik Konseyi bürosunda başladı. ABD Dışişleri bu örgütle ilişkisini, “Her yıl Yurttaşlar Değişim Bürosu ile ACYPL program önceliklerini saptar ve uygun görülen 20-25 projenin [ülkelerde girişimin] uygulanmasını düzenler. Bakanlık ve ACYPL’nin çıkarları arasındaki denge özel karakter taşır” diyerek açıklıyor ve ekliyor: “ACYPL 90’dan fazla ülkeyle değişim programları gerçekleştirdi; birkaç bin üyeli bir dünya çapında şebeke kurdu; üyelerin büyük bölümü ABD’de ve dünyanın öteki ülkelerinde etkili konumlara geldiler.” Her yıl 100’e yakın kişiyi ABD’ye ve hedef ülkelere taşıyan ACYPL, ABD Dışişleriyle birlikte ülkelerde kendilerine “dost ve ömür boyu üye” kabul edilen kişilerden oluşan öbekler oluşturdu. Örgütün çalışmalarına katılan ABD vatandaşlarından 100’e yakını da eyaletlerde, devlette, siyasal partilerde, Başkanlık özel bürolarında önemli görevlere geldiler; Kongre’ye seçildiler, üçü bakan, ikisi büyükelçi ve yedisi vali oldu. ACYPL ömür boyu üyeleri öteki ülkelerde de devlet üst yönetimlerine, bakanlıklara, başbakanlıklara yükseldiler. İdeal adaylar Amerika’da Sivil Örümcek Ağı resmi merkez kuruluşu NED ile çalışan ARI Derneği de gençliği örgütlemede Türkiye temsilcisi oldu ve ACYPL için seçilmiş ekipleri Amerikalılara tanıtmak için Washington’a götürdü. İlk ekipte ARI Derneği yöneticileri Filiz Katman, Aytuğ Atahan, Sarp Tiryakioğlu “Escort olarak” görevliydiler. Seçilen beş kişi medya-siyaset temsilcisiydi: CNN Türk muhabiri Ayşen Atasir, AKP İstanbul yöneticisi İsmail Kaan, DYP Afyon İl Başkanı Gültekin Uysal, Leiden Üniversitesi öğrencisi Hayim Behar. Kısa sürede ekipler ekipleri izledi. Götürülenlerden bazıları: Ayça Akpek: SHP [Sosyal Demokrat Halk Partisi] Murat Yalçıntaş: İTO [İstanbul Ticaret Odası.] Zeynep Karahan Uslu: AKP Halkla İlişkiler Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili.1 Burhan Kayatürk: Kimlik Mağazaları yöneticisi, AKP Ankara Milletvekili. Özlem Gürses Tatar: Gazeteci, TV programcısı. Çağrı Erhan: Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) yöneticisi.2 Ümit Ertuğ Kumcuoğlu: Chase Manhattan Bank Temsilcisi, Kıraça Holding ve ARI Derneği yöneticisi.3/4 Amerika’ya “geleceği parlak” siyasi denilerek götürülenlerden en başarılısı o zamanlar genç bir avukat olan Murat Hazinedar, CHP yöneticisiydi. Mustafa Sarıgül’le birlikte CHP’den disiplin kararıyla uzaklaştırıldı. Sarıgül’ün danışmanı oldu ve Sarıgül’ün Türkiye Değişim Partisi kurucuları arasına katıldı. İlişkilerini iyi değerlendiren Murat Hazinedar, ARI Derneği ile birlikte ACYPL üyesi Amerikalıları 2010’da Ordu kentine getirdi; onları Vali Orhan Düzgün ve çeşitli kuruluşlarla tanıştırdı.5 (Ortağın Çocukları, 3. Basım, s. 136-140’dan) Murat Hazinedar sonunda muradına erdi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nca CHP’nin kalesi olarak görülen Beşiktaş ilçesinin Belediye Başkan adaylığına atandı. Murat Hazinedar’ın yeni Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, F tipi TUSCON’la okyanusu aşıyor “onlara laikliği anlattım” diye geçiştiriyor. CHP Yerel Yönetimler sorumlusu Gökhan Günaydın Washington’da F tipi Rumi Forum’a giderek CHP’yi tanıtmaya çalışıyor… Aynı dönemde Hazinedar’ın eski başkanı Mustafa Sarıgül, Faruk Loğoğlu ve Richard William Murphy ile yemek masasında liderliğini pekiştiriyordu. Her adım doğru atılıyor. CHP vekili ve parti yöneticisi Loğoğlu, Türkiye’den “ümit vaat eden” genç lider adaylarını belirleyen örgütün seçici kurulundaydı. Murphy de istihbaratçıların, şirket temsilcilerinin, devlet adamlarının, akademisyenlerin kuruluşu CFR’nin patronlarındandır . Anımsanacaktır ki CFR, ABD dış politikasını belirleyen en güçlü örgüttür. (CFR ve Cumhurbaşkanı, RP ilişkileri için bkz. Sivil Örümceğin Ağında) CHP’de “Turuncu Devrim yaptık” diyen yüce yönetici Gürsel Tekin, 13 Eylül 2013’te CHP’ye getirilen ACYPL üyesi Amerikalılara birer CHP altın rozeti takmıştı. Ordu’dan Beşiktaş’a getirilen ACYPL üyesi belediye başkan adayının bahtı açık ve sonraki aşama ülke liderliğidir. Zaten bu devirde onca yerli-yabancı emek boşa gidemez! Gürsel Tekin, Eylül 2013’te CHP’ye getirilen ACYPL üyesi Amerikalılara birer CHP altın rozeti takmıştı. Aslına bakarsanız Amerikan önderleriyle fotoğraf çektirenler ülkemizde hep pirim yapmıştı ve şimdi de öyle! Şimdi, yandaşların gönlü hoş olsun diye kitaplarda yazdıklarımı inkâr etmek mi gerekiyor?! 11.2.2014 1 Zeynep Karahan Uslu, ACYPL ‘Uluslararası Seçkin Üyeler’ listesine girdi. 2Çağrı Erhan, 2007’de DP Ankara milletvekili adayı oldu. 3 Ü. Ertuğ Kumcuoğlu, eski bürokrat, büyükelçi ve cumhurbaşkanı danışmanı, DSP ve MHP Aydın Milletvekili Ertuğrul Kumcuoğlu’nun oğludur. 4 ACYPL konuklarından Burhan Kayatürk, Özlem Gürses, Murat Hazinedar, Ayça Akpek ve ARI’dan Ahmet Şavkın ve ARI Yöneticisi Ural Aküzüm ve Cüneyt Yüksel (AKP MV), o günlerde Washington’a Cumhurbaşkanı olarak ilk kez gelen Abdullah ‘Cumhur’ Gül ile de görüştüler. 5 Murat Hazinedar, Kemal Kılıçdaroğlu ekibi 2010’da CHP’ye egemen olunca “CHP’de bir lider değişimi” olduğunu ve kendisin de CHP’ye çağrılması gerektiğini ileri sürdü. Hazinedar ve ARI tarafından Ordu’ya getirilen ACYPL üyeleri için bkz. Ortağın Çocukları, 3. Basım. NED çekirdek örgütü CIPE ile yürütülen işadamları değişim programını da desteklemiş ve 14 işadamı Mayıs 2010’da Amerika’nın yolunu tutmuştu. CIPE için bkz. Sivil Örümceğin Ağında DEVŞİRMECİLER ve LOĞOĞLU  MUSTAFA YILDIRIM Her zaman olduğu gibi Amerikalılar işi sıkı tutuyorlar; “Sivil” örgüt diyerek Türkiye’den gençleri seçiyorlar.

“Umut vadeden genç lider adayları” seçiyorlar.

Her nedense mühendisler yok seçilenler arasında.

Siyaset okuyanlar, sosyoloji okuyanlar öncelikli.

Seçilenleri Amerika’ya götürüp tanıtıyorlar

Seçerken T.C uyruklulardan komite kuruyorlar.

Komiteyi Marshall Fonu’nun Türkiye Şubesi ve ABD elçiliği birlikte oluşturuyor.

Kimler yok ki!

Amerikan hazinesinden (NED aracılığıyla) para alan, her kadını(cibilliyetinden bağımsız) destekleyen KA-DER’in, Sivil Toplumu Geliştirme Merkezi’nin yöneticileri. [2005 komitesinde Selma Acuner ile Emine Bozkurt]

Marshall Fonu ve ABD Transatlantik üyesi Alman Yeşili Cem Özdemir.

AKP’nin en sıkı teorisyeni SETA’nın yöneticileri. [2005 komitesinde Gökhan Çetinsaya ile Zafer Yavan]  Çetinsaya daha sonra Abdullah Gül’ün YÖK Başkanı oldu.

ABD hesabına “umut vadeden” genç aday seçicilerinin en deneyimlisi:

Washington Büyükelçisiydi. [ABD’deki bazı Türklere göre Amerika’nın Washington Büyükelçilerinden.]

Türkiye’ye döndü; dış politikayı yönlendirmekle görevli ASAM’ın başkanı oldu.

Televizyonlarda, AKP-ABD ilişkileri için “Pek hayırlı olmuştur” ve PKK tartışılırken “Federasyon illa da bölünmek değildir”  diyebildi.

Seyyid Kemal Kılıçdaroğlu, ulusalcı, cumhuriyetçi yaklaşımlarıyla ABD’yi rahatsız eden Onur Öymen yerine onu CHP yönetimine aldı; milletvekili yaptı.

ABD’ye gönderilen heyetin ilişkilerini kurdu; oralarda AKP hükümetinin dış politikasını destekledi.

İşte bu kişi Amerikalıların Türkiye’den genç lider adayları devşirme komitesinde yer alan “Ambassador” Faruk Loğoğlu’dur.

Son Danıştay olayında Başbakan’a arka çıktı; görevini hakkıyla yerine getirince şaşanlar oldu!

“Biz biliyoruz zaten bunları”  diyeceksiniz; ancak bir kez daha işe koyulursunuz belki…

Bakkalınıza, komşularınıza, öğrencilerinize, kitapları 50.000 basanlara, partililerinize, kahraman (!) önderlerinize, ekran yıldızı generallere de anlatırsınız belki…

Oyalayıcı sloganlarla, ekran yıldızlarından lider yaratarak günleri geçirmek yerine, somut bilgilerle halkı uyandırırsınız belki!  Belki!.. Belki!..  12 Mayıs 2014

Not: Meraklıları, ayrıntılar için “Ortağın Çocukları, 3. Basım, UDY 2011”den yaralanabilirler.

GENERALLER – SİVİL PAŞALAR  Mustafa YILDIRIM Kendilerini “Paşa” sanan generaller, içerden çıkmanın rahatlığıyla alttan aldıkça, bir zamanlar onları “kurtarıcı” sanarak arkalarından koşturanların yakınma hakkı olmamalı; çünkü müritlikle bağlanılacak adam arayışı da yaşadığımız yıkımın nedenidir.

Bir kez daha Ağustos 2010’da, T.C. Anayasası yıkılmadan önce yayınlanan kitaba dönmek zorundayım:

“Hangi Türk Ordusu ve Kaçıncı Tasfiye?

Ortak düşüncelerin buluştuğu temel program, ABD Başkanlarının ve AB önderlerinin belirttiği gibi yeni düzene uygun demokrat “Müslüman Türkiye” tasarımıydı.

‘Ilımlı İslam’ programının yardımıyla Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş ilkelerinden uzaklaşıyor. Hilmi Özkök’ün Amerikan kopyası sözleriyle ‘İşleyen çekirdek’ çevresinde dönüp duracak birkaç parçalı ‘Anadolu Federasyonu’ydu ana hedef.

[Federe devletlere bölünmekten medet uman Hizbullahiler de parçalayıcı hükümeti destekliyor. Bu konuya daha sonra değineceğiz.]

O günlerde “inançlı” General Hilmi Özkök Hoca’nın AKP hükümetiyle “şiir gibi anlaşıyoruz” demesi sıradan, geçici bir olay değildi.

General Yaşar Büyükanıt’ın Cumhuriyet mitingleri döneminde bir “e-muhtıra” ile kitle eylemlerinin önünü kesmesi, TBMM’yi erken seçime zorlaması da rastlantı olamazdı.

“Darbe” tasarımı gerekçesiyle emekli ya da görevli her rütbeden generallerin, oramirallerin, etkin görevlerdeki komutanların, genç subayların Amerikan tasarımı ‘Kamu Güvenliği’ne uygun olarak tutuklanmaya başlandığı günlerdeydik. 29 Nisan 2009’da Genkur Başkanı İlker Başbuğ buyuruyordu:

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demokrasi ve hukuka bağlılığı tamdır, bundan kimsenin kuşkusu olmasın, demokrasi ve hukuk dışına çıkan hiç bir personel TSK’da barınamaz.

Bu sözler İlker Başbuğ’un “Amerika ile ortak değerler” iddiasına uygundu.

Aslına bakarsanız, hukuk dışı tutuklama, emirlerle yargılama yöntemleri, 1940’ların sonundan başlayarak günümüze dek sürdürüldü. Bazı incelikler dışında günümüzde de değişen bir yanı yok. Aynı yöntemlerle subaylar tasfiye ediliyor, hatta içerde hastalıktan öldürülüyor.

Tasfiye Zorunluydu, NATO Ruhuna Uygundu

Ortadoğu’nun, Kıbrıs’ın, Azerbaycan’ın, Ermenistan’ın, Kürdistan’ın, Asya’nın yeni­den biçimlendirilmesi için silahlı-silahsız işgaller, karıştırma­lar Türk devletini yıkma programına uygundur.

Programın iyi işlemesi için ulu­sal devletler parçalanarak federasyonlara dönüştürülüyor. Türkiye’de bundan payını alıyor.

1960’lı yıllarda, 12 Mart, 12 Eylül darbeleriyle birlikte TSK’den çıkarılan tam bağımsızlık eğilimli subaylar bir kez daha aynı sonuçlarla karşılaşıyorlar.

Dünyayı baştan sona emir altına alacak NATO Genişleme Programına, örtülü ya da açık federasyonlaşmaya karşı çıkma olasılığı yüksek kurumlar dağıtılıyor, kişiler, gruplar Amerika’nın Türkiye’de “Kamu Güvenliği” tasarımına uygun olarak saf dışı ediliyorlar.

TSK ve Türk emniyetinin 1945’ten sonra yeniden yapılandırılması, ABD’nin çıkarlarına uygun yürütülmüştü. O zamanlar NATO için parçalanmamış bir Türkiye’nin askeri gücüne gereksinim vardı.

Şimdi ulusal bütünlüğünü koruyacak olan Türkiye, Batı’dan gelen Ortadoğu ve Asya’ya yayılma dalgasını durdurabilecek en büyük engel olarak görülüyor.

Türklerin özündeki, işgallere karşı durma, mazlumlardan yana olma karakterini yok etmeleri olanaksızdır. İşte bu nedenle herhangi bir ülkede olduğundan daha çok çekiniyorlar Türklerin uyanmasından.

Bir yandan etnik çatışmalar körükleniyor, öte yandan ulusal birliğin, dayanışmanın parçalanması için ‘Ilımlı İslam’ modeli denilerek ulusal hedefleri ortadan kalkmış, kültürel kimliğini yitirmiş, İslam darbeciliği peşinde koşan topluluklar, cemaatler ülkesi yaratılıyor.

Türk ulusal devleti parçalanırken Ermenistan, Yunanistan gibi ülkeler ulusal bütünlüklerini korusunlar diye ABD ve Batı Avrupa devletlerince askeri ve ekonomik olarak destekleniyorlar; silahların gölgesinde Kürt ulusal devleti kuruluyor.

Operasyon, Genkur Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Bugün bu ilişkiler, iki ülke (ABD, Türkiye) için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır” diyerek açığa vurduğu gibi kapsamlı olarak sürüyor.

Sivil-resmi iç güvenlik ağının ve özellikle son 20 yılda TSK yönetimlerinin yeni tür müttefikliğe uygun olarak tarihsel köklerinden koparılma süreci, Türkiye’de ‘Ortağımızın Çocukları’ ve CIA güdümünde güvenlik yapılanması; bağımsız bir devletten aşağı derecede bir koloniye dönüşüm, yeni ideolojik saplantılar ve zifiri karanlık dalgası…  (Ortağın Çocukları, UDY, Ağustos 2010 ve Ocak 2011)

İçerde ezilen subayların yaşadıkları, işte bu yüzden “hukuk faciası” değil, düpedüz “tasfiye” ve hatta “harp esirliği”dir.

4 Mayıs 2014

HÜKÜMETİ KİM KURTARIYOR? Mustafa Yıldırım Paket paket, kutu kutu paralar, pazarlık görüntüleri, görüşme tutanakları ortalığa dökülüyor. Bakan çocukları, banka yöneticisi tutuklanıyor. Bir değil, dört bakan önce korunuyor, sonra istifa ettiriliyor. Sarsılmak ne söz, hükümet sallanıyor; bunalıyor, düştü düşecekler, derken… Babalar medyasının çoğunda başlık atılıyor: “Devlet krizi var!” Devlet krizi varsa gerisi ayrıntıdır diyen Deniz Baykal, zoraki genel başkanı Seyyid Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yetkiyi alıp koşturuyor Cumhurun reisine “Aman” diyor,” devlet krizi var!” Baro başkanı da koşturuyor Cumhurun reisine ve sallanan hükümetin başkanına. Cumhurun reisi ve Hükümet başkanı derin bir “Oh” çekiyorlar. Pası alan Cumhurun reisi devlet katıyla, siyasal parti yöneticiliğiyle ilgisiz Hocaefendi’yle mektuplaşıyor. Hükümetin başkanı kendisini toparlıyor; seri gezilere çıkıyor.  O uzak ülkelerdeyken yüzlerce polis yöneticisi görevinden alınıyor. Derin derin soluklanan Hükümet başkanı sesini yükseltiyor: “İçerde günahsızlar var!” Kendi kendine gelin-güvey olan “devlet krizi” çözücüleri, “Kimdir o günahsızlar?” diye sormuyorlar. “28 Şubat mağduru” denilerek aklanmaya çalışanlar mı? Humeyni-Kürt Hizbullahileri mi? İran askeri kamplarında eğitilen yerli yabancı çok sayıda insana kıyan İslami hareketçiler mi, al-Kudüs Kuvvetleri elemanları mı? Madımak davasında hüküm giyenler mi? (Zanlıların çoğu zaman aşımından kurtulunca Hükümet başkanı “Milletimize hayırlı olsun” demişlerdi.) İçerde “günahsızlar var” diyen Hükümet başkanının “28 Şubat post moderndi” dedikten hemen sonra “operasyonlar dost modern” deyişini duymazdan geliyorlar. “Günahsız yatanlar ‘dost modern’ operasyonun mağdurları mı acaba?” diye de sormuyorlar. Oysa “dost modern” operasyondan bu yana Hükümet başkanının, Cumhurun reisinin, bakanlardan herhangi birinin ağzından  “Ergenekon”, “Silivri”, “Metris”, “Hasdal”, “Balyoz”, “casusluk davası”, “kumpas” sözleri çıkmadı. Yalnızca siyasal hiçbir sorumluluğu olmayan bir “müşavir” söz arasında “kumpas kuruldu” demişti, o kadar! Ortada fol yok, yumurta yokken kendi kendine gelin-güvey olanlar,  yine işin kolayına kaçmışlardı! Onlar ortamı yatıştırıp ham hayallere kapılırken fırsatı yakalayan Hükümet başkanı şeyhlere, hocalara baş eğdirdi; gücün her zaman maaş verende olduğunu gösterdi ve gelin-güvey olanlara, tıpkı eski günlerdeki gibi, sonucu bildiriverdi: “Haddini bil!” Hükümet başkanı konuşmadan önce önüne gelenin ırzına sözleriyle saldıran, Madımak avukatının TBMM’deki tekmesi “haddi” belirlemişti! Yeniden yargılanma (yargıçları belliyken) çözümleri üretenler bir de baktılar ki “Yetmez, ama evet” ya da ünlü “devrim teorisyeni” Oya Baydar’ın “Gönül rahatlığıyla evet” anayasası daha yeterli oluyor ve hâkimler doğrudan emir altına giriyorlar! Onu bunu bir yana bırakırsak, “devlet krizi” var deyip ortaya atılıverenler, teknik çözümler önermeye koşanlar, suç duyurusunda bulunuveren TSK yöneticileri başarılıdırlar. Zaten ne zaman halk kıpırdanıp gerçek temizliğe girişiverecek hemen öne atılıp halkın önünü tıkıyorlar. Oysa savaş esirlerinin özgürlüğü için mahkeme kararı beklendiği tarihte görülmedi. Mustafa Yıldırım, 13 Ocak 2013 SEYYİD KAMAL bin HAŞİMİ  Mustafa Yıldırım Herkes sandı ki, oy alabilmek için boncuk dağıtıyor. Bağımsız bir devlet kökten yıkılırken fırkayı yönetenin boncukçu olduğunu ileri sürmek gafletin ta kendisidir. 23 Şubat 2012 öncesinde söylediklerini anımsayalım: “Türkiye’de laiklik tehlikede değildir!” “İyi cemaatler de var!” “Öcalan’la da görüşülebilir.” “MIT-PKK görüşmesi yapılabilir!” “Arap Baharı laiklik hareketidir!” “Dersim’de katliam yapılmıştır!” “Sabahattin Ali’yi CHP öldürttü!” “TESEV’de iyi aydınlar var!” “TESEV’den ayrılmayı düşünmüyorum!” “O zamanlar (TESEV’de) Soros yoktu!” “AKP, günümüzde ABD’ye karşı ikiyüzlü bir politika izlemektedir… Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler çok önemlidir.  Bu ilişkiler istikrarlı ve üretici olduğu zaman bunun Orta Doğu’da ve diğer bölgelerdeki barış ve güvenlik üzerinde de yapıcı etkileri olur.” Aradan birkaç ay geçti ABD ile ortaklık için can attığını  “Suriye’de Esad, Türkiye’de Tayyip!” diyerek yineleyiverdi. ABD İLE ORTAKLIK İÇİN YOLLARA DÜŞTÜLER Aradan yine bir iki ay geçmedi ki milletvekilleriyle Antalya Belediye Reisini ABD’ye, o topluluğun (cemaatin) toplantısına gönderdi. Heyet topluluğun Washington merkezi Rumi Forum’a gitti. Üst katta AEI (Amerikan gerici operatörlerinin merkezi)ye uğradılar mı, bilmiyorum. Heyet Başkanı Rumi başkanının makam koltuğuna oturtuldu. “Onlara kendimizi anlattık, onları da anlamaya çalıştık” dedi. Anlamak için Silivri ya da İzmir özel mahkemelerine gitmek yetmemiş. O sıralarda Öcalan’la pazarlıklar gelişti. Fırkanın başkanı, Başbakana  “Sen teröristle görüşüyorsun ya!” diye bağırdı. Sekiz ay önce “Öcalan’la görüşülebilir” dediğini unutturmaya çalışıyordu. TBMM YERİNE ‘AKILLILARI’ O ÖNERMİŞTİ Başbakan Akil adamları toplayınca sinirlendi. Oysa Kürt sorununun çözümü için “Akil (akıllı) adamlardan komisyon kurulmalı diyen ilk kişiydi. Kürdistan yolunda ve “demokratik özerklik” yaftası altında Türkiye parçalanırken birden coştu;” demokratik çözümden yanayız” deyiverdi. Aradan bir ay geçmedi ki, “Ne görüşülüyor? Biz bilmiyoruz” diye söylenip durdu; ama “Kürt Açılımı” sonuçlarını hiç ama hiç eleştirmedi. Kürdistan’ın kuruluşunu ilan ettiler; sesini çıkarmadı. O arada ilköğretim okullarına gidenler çocuklarının okulunun “İmam Hatip Ortaokulu” olduğunu gördüler; isyan ettiler. Bir kerecik olsun ilgilenmedi. Kürt Hizbullahileriyle Amerikan milliyetçisi PKK ittifakı birleşmek için “Kürt İslam Konferansı” düzenlemeye çalışıyorlar. Onun sesi çıkmıyor! “NUTUK” VE “TÜRKLÜK” KİMLERE BATTI? Tunceli’nin adı ‘Dersim’ olarak değişsin diye yasa önergesi verdirdi. İşte burada duralım ve soralım: İlin adından önce ilçelerin adını değiştirilmesini istemeleri gerekmiyor mu? Örneğin, Nazımiye ilçesinin adı da“Kızıl Kilise” olarak değişmeyecek mi? O azınlık milliyetçiliğiyle uğraşırken “Türküm, doğruyum” demek yasaklandı. O yine coştu “Andımızın nesi batıyor?” diye bağrındı. Daha önce de “Gençliğe Sesleniş” kaldırılınca “Nutuk’un nesi seni rahatsız ediyor?” diye bağırmıştı. Şimdi de kalkmış “Seyyid” olduğunu; yani Haşimi sülalesinden geldiğini söylüyor. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (o zaman soyadı alınmamıştı), Bağımsızlık ve Kuruluş tarihini anlatan sözlerini bitirirken şöyle demişti: Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyidlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi? Milletimizin kendine has niteliğini yanlış şekilde gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve kuruluşlar, yeni Türk Devleti’nde Türkiye Cumhuriyeti’nde devam ettirilmeli miydi?” Gazi, daha sonra, elde edilen utkunun çekilen acıların bedeli olduğunu söylemiş; “Ey Türk Gençliği” diye başlamış;  gözlerinden akan yaşlarla ve giderek boğulan sesiyle bitirmişti. Cumhuriyeti yıkmak için ayaklanan Seyyid Rıza’nın davasını güden, Kızılkiliseli Seyyid Kamal bin Haşimi namı diğer “Zoraki Genel Başkan! Demek ki “Nutuk” da “Türklük” de bir yerlere batıyormuş! Demek ki kelebek gibi oradan oraya konmakla dava görülemez; ‘Dersim Eyalet Devleti Başkanı’ ya da ‘Kürdistan Federe Devlet Başkanı’ olunamazmış. Öyleyse şimdiye dek “Y-CHP ya da YT-CHP (Yeşil-Turuncu CHP)’ de göğsünü gere gere “Türküm” diyebilen kaç yönetici var?” diye sormak gerekmiyor muydu? 21 Ekim 2013, Mustafa Yıldırım   BİYO-KİMYASAL YERLEŞTİRME ŞİRKETİ   Mustafa YILDIRIM Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve Müsteşar Douglas Feith bir dolap planladılar. Elbette Beyaz Saray’dan habersiz olmazdı. İsrail elemanları da düşman belledikleri devlete özgürlük getirmeye kararlıydılar. Yarı resmi subay görünümünde USA Komutanlığı Karargâhına yerleştiler. CIA’nın başarılı Türkiye-Ortadoğu elemanı Valerie Plame ve arkadaşları Türkiye’ye geldiler. Alınlarında CIA yazacak değildi elbette. Brewster Jennings ve Ortakları’  enerji şirketi olarak girmişlerdi. Kirli Görev: VX sinir gazı, Rusya’dan Bosna’ya ve Kosova’ya oradan da Türkiye’ye getirilecek. VX sinir gazını gizlice Türkiye’den komşu ülkeye sokulacak ve İsrail elemanlarının yardımıyla yerleştirilecek. Uluslararası araştırma heyeti Biyo-Kimyasalları bulacak. “Vay canına, kimyasal silah gizlemişler” diyerek yaygara koparılacak. Hem ABD vatandaşları, hem de dünya işgal saldırısını destekleyecek. İşgal koalisyonu Birleşmiş Milletlerden izin alacak. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve TSK, yabancı askerlere kuzeyden yol açmak için bahaneyi bulacak. Biyo-Kimyasalla korkutulup kışkırtılan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları komşu ülkeye saldırılması için hükümeti ve ordu yönetimini destekleyecek. * Bu satırlar on yıl önce yazılmıştı. Türkiye’ye yerleştirilen şirketin elemanları Biyo-Kimyasal silahları Irak’a geçirmeyi başarmışlardı. Irak’ta malzemeyi yerleştirmek için işbaşı yapan ekibe rastlayan dost güçler, yanlışlıkla ateş açınca operasyon açığa çıkmıştı. İşte bu hesapta yoktu. Pis işi örtmekte CIA’ye kalmıştı. Örtme işinin bedeli 38 milyon dolardı. El altından iletilen parayı ABD Başkanının dostları, İsviçre banklarında aklamışlardı. Bu arada CIA, Irak yönetiminin Nijerya’dan nükleer malzeme aldığını ileri süren bir rapor hazırlamıştı.  Nijerya Eski Büyükelçisi Joseph Wilson konuyu incelemek üzere Afrika’ya gönderilmiş ve CIA’yı yalanlayan bir rapor hazırlamıştı. Bu sonucu içlerine sindiremeyenler, Joseph Wilson’ın eşi Valerie Plame Wilson’ın CIA elemanı olduğunu basına sızdırmışlardı. (Joseph Wilson, eşinin CIA elemanı olduğunu tanıştığında bilmiyormuş.) Bu konuyla ilgili soruşturma açılmış; İsrail destekçisi Paul Wolfowitz’le Douglas Feith görevlerinden alınmış; ilgili kişiler küçük hapis cezalarına çarptırılarak olay kapatılmıştı.  Ne var ki Türkiye’den Irak’a Biyo-Kimyasal sızdırma operasyonunu yürüten enerji şirketi hiç soruşturulmamıştı. “Ya soruşturulsaydı ve CIA’nın şirketinin Türkiye’deki bağlantıları ortaya çıksaydı” denilebilir; ancak hiç bir şey olmazdı; çünkü Türkiye, her türlü kirli ilişki soruşturulmasına karşı şerbetliydi! Osmanlı şerbeti, o denli koyu ki kimyasal silah oyunu oynamak için Suriye’ye eleman sızdırılmasına da gerek yok! Sınırın bu yanında ve öte yanında yeterli sayıda dost kuvvet var. Savaşlar-işgaller tarihinde kirli oyunların bu denli açıktan oynandığı bir dönem yok! Din-iman-insanlık-demokrasi diye,  bile bile yutanlar ve daha bombanın dumanı dağılmadan  “Kimyasal silah kullanılmışsa müdahale edilebilir” diyerek ABD ve yerli Hükümetin koluna giriveren Kemal Kılıçdaroğlu düşünsün! Not: 1- Valerie Plame ile Joseph Wilson, Türkiye’nin Washington Büyükelçisinin bir davetinde tanışmışlardı.  2- Kirli biyo-kimyasal oyununun ayrıntıları ve operasyonun yerli yardımcıları için The General ve Ortağın Çocukları (özellikle 3. basım) kitaplarından yararlanılabilir. 6 Eylül 2013

98 YIL SONRA EŞKIYA DEVLETLERE TAM ORTAKLIK   MUSTAFA YILDIRIM UTANÇ – 1

Tam 9 yıl önce Türkleri, Irak işgaline ortak ettiklerini yazdığım satırları değiştirmeye gerek yok! Suriye de işgal ve parçalanma dönemine girdi.  Pazarlıklar ve kanlı çatışmalar!.. Türkiye’de ABD ile ortaklık yarışına giren AKP ve Atlantikçi CHP’nin Atlantikçi Turuncu Cuntası… Ekleyecek ne kaldı ki?! 2003’te yazdıklarımı yineliyorum: “ 85 yıl önce, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve ABD’den oluşan devletler grubu, yedeklerinde Yunanistan, Pontus ve Ermeni Taşnak Sütyun cemiyetleri, Al-Ahd ve el Fetat gibi gizli Arap cemiyetleri, Hüseyin bin Haşimi-Faysal bin Hüseyin bin Haşimi, Abdullah bin Hüseyin bin Haşimi kuvvetleri ve Sion-Nili Yahudi ırkçıları ile Afrika’ya, Ortadoğu’ya, Doğu Avrupa’ya, Kafkasya’ya saldırmıştı.

Kafkasya ile Türkiye’nin doğusu Rusya’ya ve Ermenilere, Karadeniz kıyıları Rusya-Amerika himayesinde Yunana, güneydoğusu İngiltere ve Fransa’ya, batısı Yunanistan’a, güneyi İtalya ve Fransa’ya verilmişti.

İngiltere-Fransa ve ABD arasındaki gizli anlaşmaya göre, Basra-Amara-Bağdat-Musul ve Siirt’e dek uzanan topraklar ve Akdeniz kıyılarından başlayarak Filistin, Şeria ırmağı doğusundaki (şimdi Ürdün) topraklar, İngiltere’nin oldu.

Nüfusa oranları % 10’u geçmeyen Yahudi göçmenlere, Batı Avrupa ve ABD desteğiyle, Filistin sonradan bağışlanacaktı.

Mekkeli Haşimi sülalesinin son temsilcisi Hüseyin bin Haşimi ve oğlu Faysal, Suriye’nin, Çukurova’nın, Mersin’e dek uzanan kıyılarda büyük Arap devleti kurmak için İngilizlerle anlaşmışlardı; ancak sonunda Lübnan, Şam, Hama, Humus, Halep, Antakya, Adana, Maraş, Antep, Fransa’nın oldu.

ABD ise, Türkiye’deki 60 yıllık misyoner, kolej, mektep ve imtiyazlı tüccarlık derken, Ermenileri kendi uyruğu yapmıştı. 85 yıl önce Türkiye’nin kuzeydoğusundan başlayarak Adana’yı içine alacak bir Ermeni devleti, ABD’nin bölgedeki maşası olacaktı.

İşgalciler saldırdılar. Pakistan’dan Keşmir’den getirilmiş tugaylar, Yahudi göçmenlerden oluşmuş bir Yahudi Tugayı, İngiltere işgali altındaki Avustralya’dan, Kanada’dan getirilen tümenler, Arabistan’daki Haşimi aşiretinin başını çektiği bazı Bedevi aşiretleri; Şam, Beyrut ve Bağdat’ta işbirlikçi gizli Arap dernekleri (şimdi onlara sivil toplum örgütü diyorlar) ile İngiliz-Amerikan destekli Siyonist Derneği işbirliğiyle kurulmuş militan örgütler bulunuyordu.

Osmanlı Hanedanlığı’nca Almanların kumandasına verilmesinin ağır sonuçlarına karşın Türk ordusu, o zamanın Hıristiyan-Müslüman İşgal Koalisyonuna karşı direndi. Basra’da, Amara’da, Bağdat’ta, Kerkük’te, Süleymaniye’de, Necef’te, Musul’da direndiler.

Gazze’de, tüm Filistin’de, Beyrut’ta, Halep’te, Antakya’da direndiler.

Aden’de, Asir’de, Taif’te, Mekke’de, Cidde’de, Medine’de, Akabe’de, Maan’da, Amman’da, Lut gölü çevresinde savaştılar.

Yaşları 16-24 arasında, öğretmenler, tıp öğrencileri, mühendislik öğrencileri, ziraat mektebi öğrencileri, hukuk, mülkiye öğrencileri… Halepli, Hamalı, Edirneli, Şumnulu, Serezli, Selanikli, Karslı, Batmanlı, Şirnaklı, Ordulu, Rizeli, İstanbullu, İzmirli gençler o zaman işgalcilere karşı savaştılar. Helen saldırılarından, Roma işgallerinden 1500 yıl ve Batı Avrupa’dan gelen Haçlı saldırılarından 1000 yıl sonra yeni işgalcilere karşı savaştılar. Yüz binlercesi şehit, gazi ve esir oldu; ama savaştılar!

Sağ ve sağlam kalanlar Anadolu’ya döndüler ve aynı aynı işgalcilere karşı savaşmayı sürdürdüler ve emperyalizmi 1922 sonunda pes ettirdiler.

Büyük İşgal Koalisyonuyla birlikte olan Ortadoğulular gördüler ki işgalcilerin kölesi olmuşlar. İşgalcilerle işbirliği yapan Haşimi sülalesine krallıklar bağışlandı. Yahudiler de işgalcinin kanatları arasında Filistin’e gelip yeni saldırılara giriştiler ve hâlâ saldırıyorlar!

85 yıl önce işgalcilere ve hainlere karşı savaşan o Türklerin çocuklarını işgalcinin küçük ortağı olarak Basra’ya, Necef’e, Amara’ya, Bağdat’a sürmeye çalıştılar. Bir yandan işgalci soygun düzenini pekiştirecek, bir yandan da işgalcilerin büyük parasal ve askeri desteğini alan İsrail saldıracak!

Sırada Suriye, sırada Ürdün, sırada Mısır, sırada İran, pek yakında Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Hazar’ın ötesi sömürge olacak!

Ve oralarda toprağa düşmüşlerin çocukları, sömürgecilerin üç buçuk dolara kiralanmış barış(!) gücü olacak! Sömürgeciler, 85 yıl önce olduğu gibi, oralarda kukla yönetimler kuracaklar, Irak’ta parçalanmış din devleti, kukla Kürt devleti… Suriyer kuzeyinde Kürt-Arap devleti… O topraklara düşmüşlerin torunları, o kuklaların can güvenliğini sağlamak üzere, işgalcinin askeri olacak!

İşte o gün, tezkereyi onaylamak için TBMM’de kalkan 358 elin ve onlara destek veren Stratejik Ortaklık generallerinin yaptığı buydu!

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın; bu hesap tutmayacak!

O zamanlarda da işgalciye ortak olan nazırlar, Alman ve İngiliz sevdalısı Erkan-ı Harb zabitleri, Batı’dan gelecek krediye tamah eden büyük devlet yöneticileri ve kumandanları vardı.

O zamanlarda da, devlet parçalamaya aday işbirlikçi Meclisi Mebusan azaları, merkez devlet karşıtı Adem-i Merkeziyetçi azınlık cemiyetleri, patrikhaneler, Arap-Kürt-İslam cemiyetleri vardı.

Ve bu hesap, 85 yıl önce İzmir’in, Bandırma’nın, Trabzon’un, Mersin’in mavi sularında, Çukurova’nın yeşilliklerinde, Kilis’in, Antep’in Diyarbakır’ın düzlüklerinde, Kars’ın yaylalarında görülmüştü.

Tarih, uşaklığı ve maşalığı seçenlerin sayısının hep az olduğunu yazar! Öyle uzun dönemler olur ki, o eşkıyalar ve yedekleri kazanır gibi görünürler, ama onların hepsi tarihin kirli çöplüğünde yerlerini alırlar!

Çünkü insanlık iyiye, güzele ve kardeşliğe yürümektedir. Bu yolda can verenlerse tarihin çöplüğünde değil altın sayfalarında, halkın türkülerinde, efsanelerinde onurlu yerlerini alırlar!

8.10.2003 (M. Yıldırım, Savaşmadan Yenilmek, UDY, 2007 kitabından)

UTANÇ – 2  HALEP’TE EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞMIŞTIK! ŞİMDİ İŞGALCİYE YAMAKLIKTA YARIŞIYORUZ!  MUSTAFA YILDIRIM Kumandan atın başını okşadıktan sonra sol ayağını üzengiye atıp, çevik bir hareketle bindi. Süvarilere selâm verdikten sonra atını Bab Faraj meydanına sürdü. Günlerdir, kargaşa içinde bunalan halk ve tüccarlar çarşının dar yollarından yavaş yavaş geçen kumandanı ve arkasındaki süvarileri alkışlıyordu. Antakya kapısından geçip, çarşının nemli havasından kurtuldular. Bu kapıdan ne zaman geçseler, memleketlerine dönecekleri o günün düşleriyle duygulanan zabitler, ikişerli sıraları bozmadan Kuvayk ırmağını sollarına alarak Kumandan’ı izlediler. (…) Aziziye mahallesine giden şoseye vardılar. Bir süre sonra Kuvayk ırmağı üstündeki eski taş köprüyü geçtiler. Sağda solda bozulmuş bağların arasından havalanan arı kuşları, atlıların üstünde dolaştıktan sonra, Aziziye konaklarının üstünden demiryoluna doğru uçup gittiler. Kumandan, “Konacak telgraf teli arıyorlar” dedi. Aziziye mahlle4sinde meydana geldiklerinde, kadınlar ve kızlar Kumandan ve süvarilerini alkışlamaya başladılar. Kumandan ve süvarileri, Cemiliye mahallesinden geçerek Gazali tepesine çıktılar. Tepe, birkaç yüz metre yükseklikteydi. (…) Kumandan atından indi. Güneye Baalbek yönüne ve batıya Antakya yönüne, sonra kuzeye Katıma ve Tel Arif’ten Kilis’e uzanan yollara dürbünüyle baktı. (…) Süvarilerden biri: ”Bahse var mısın? Topları yerleştireceği yerleri tespit ediyor.” Öteki süvari: “Burada harbedip de ne olacak?” Bir başka süvari sesini iyice alçalttı: “Her çekilişin bir duruşu vardır unutma!” O sırada Kumandan, aşağılardaki bahçelere ve doğularında kalan Şam istasyonuna şöyle bir baktıktan sonra, yamacın alt yanında bekleyen sabırsız süvarilerin yanına indi. (…) Eski kale duvarlarını izleyen güney yolundan geçtiler. Kumandan, Binbaşı Behçet Bey’e bir şeyler anlatırken Atını Bab el-Makam kapısına doğru sürdü. Serseri yatağı denilen eski mahalleye girmişlerdi. Şeria’dan beri yollarda Arap aşiretlerinin saldırısına uğramış, arkadaşlarını yitirmiş olan genç süvarilerden bazıları yürek çarpıntılarına engel olamadılar. (…) Aniden saldırıya uğramak, görünen düşmanla ölümü göze alarak savaşmaktan korkmayan askerlerin en çok ürktükleri durumdur. Selçuklulardan kalma Mengli Boğa camisinin önünden geçerlerken Bnb. Ferhat Bey, elini beline atıp, tabanca kılıfının düğmesini açınca arkadan gelenler de, birbiri ardına, kılıf kapaklarını açtılar. Her an çarpışmaya hazır, başları iki yana çevrili ilerliyorlardı. El-Fetat’ın (Arapların gizli örgütü) silahlıları kaç kişi olabilirdi ki! Onlarla baş etmek kolaydı da, gözü dönmüş çapulcuların ne yapacağı belli olmazdı. Kör bulmacaya benzeyen sokaklarda önce çocuklar belirmeye başladı; daha sonra yaşlılar… Sonra bir gürültüdür koptu. Zabitler ellerini tabancalarının kabzasına attılar. Penceresiz taş evlerden kadın bağrışmaları duyuldu. Binaların düz damlarında çömelmiş kadınlar birden zılgıt çekmeye başladılar. Teraslardan sarkan kadınlar da el sallıyor, Türkçe, Arapça bağrışıyorlardı. Bazı kadınlar, Kumandan’a ve Türk süvarilerine güller atıyordu. Kumandan kapı önlerindeki yaşlılarla sağ elini göğsüne götürerek selâmlaşıyor, küçük çocuklara rastladığında, eğilip gülümseyerek bir şeyler söylüyordu. Yoksulların mahallesinde Faysal bin Hüseyin bin Haşimi’nin çapulculardan eser yoktu. Kumandan ve süvarileri Gümrük Han’ından iç kalenin önüne çıktılar; Ak Boğa camisini geçip Altın Boğa camisine geldiler. Kumandan cami önündekilerle kısa süre söyleşti. (…) Ağacık camisinin önünden geçerken ezan okunmaya başladı. Kumandan cami önündekileri başını hafifçe öne eğerek onları selamladı. Kenti geride bırakıp Şeyh Naccar tepesine çıktılar. Cibrin köyünden Um el-Amad’a uzanan yol görünüyordu. Yüzbaşı Salih, bir kez daha yanındakine döndü: “Bak İngilizlerle Faysal’ın adamları işte bu yandan gelecek. Bizim mızraklılara da çok iş düşecek!” Arkadan biri: “Sokaklardakiler ne olacak? Bizi görünce inlerine saklandılar ama ne yapacakları belli olmaz!” Onu yanındaki yanıtladı: “Dağlar topçulardan, düzler bizim süvarilerden sorulur. Gerisini de piyadelerle jandarma düşünsün!” (…) * Kılıçlılar hangi yüzle Anıtkabir’e?! 16 Ekim 1918’’de Halep ve çevresinde yaşananları 58 Gün kitabından özetledim. Halep, emperyalistlere karşı savunulacaktı. Sonrasında Ortadoğu’nun Büyük İşgal Koalisyonu, Birinci Dünya Savaşının son darbesini, 25 Ekim 1918’de Kumandan Mustafa Kemal ve süvarilerinden yediler: Halep sokaklarında, Halep dışındaki tepelerde. Büyük savaşın son muharebesini onlar kazanmıştı. Şimdiyse şu halimize bir bakın: Kumandan’ın ordusu, Ortadoğu’nun son işgal koalisyonunun emriyle 1918’in kılıç artığı katliamcı Arap aşiretleriyle ve onların ağaları emperyalistlerle aynı cephede saf tutmuş! 10 Kasım 2012’de kılıçlarını kuşanıp Anıtkabir’de törene gidecekler! Hangi yüzle?! Not: 1914-1918 Büyük İşgal Koalisyonu: İngiliz-Fransız – Kanada – Yeni Zelanda – Müslüman Hintli ordusu – Yahudi Tugayı – Mekkeli Şerif Hüseyin Bin Haşim ve oğulları – Der’a katliamcısı Arap aşiretleri – işbirlikçi Kürt aşiretleri – işbirlikçi Osmanlı Arap zabitleri vb. (Meraklısı için ayrıntılar: “58 Gün – Mustafa Kemal ile Filistin’den Anayurdun Dağlarına”, 4. Basım, UDY, 2008) 8 Kasım 2012

GÖZÜNE DÖRT PARMAK GİRİNCE…MUSTAFA YILDIR

Tunceli iline (O, Dersim’ diyor) gitti, aldı mikrofonu eline ve “Ayrılıkçılık yapılmasına izin vermeyeceğim!” diye bağırdı. Ancak bize rahat yok! Hem yeni Halife Sultana demediğini bırakmıyor, hem de “vermeyeceğim”, “canına okurum” diye bağırarak, azarlayarak ondan aşağı kalmıyor! Her neyse “ayrılıkçılığa izin vermeyecek” de, Tunceli-Pülümür dağlarında dalgalandırılan PKK bayrağından söz etmiyor. Oysa Tunceli Milletvekili ve Cumhuriyetin TBMM’deki tek savunucusu Sayın Kamer Genç oralara dek gitmiş ve dalgalanan PKK bayraklarını gazetecilere göstermişti. Bağdat’a giriyor, Kerkük’e yanaşamıyor; ama ikide bir, “barış içinde konuşur çözeriz” diyor da Türkiye’nin Suriye sınırını ortadan kaldıranlara sesini çıkarmıyor! CHP’den ABD’ye yolladığı adamları Hocaefendi kuruluşunun toplantısına katılıyor. Yetmiyor; ayni adamlar, Hocaefendi’nin kurdurduğu Rumi Forum denen özel merkeze gidiyorlar; muhabbet eyliyorlar! Adamların başında gönderilen kişi, Türkiye’ye döndüğünde Hocaefendi ilişkisi sorulunca sinirleniyor; “Bir sorun bakalım” diyor, “Neden gittik?” Hocaefendi’nin yakınlarıyla ABD’de görüşmelerinin yararını, “Biz onları dinledik, anlamaya çalıştık; onlara da kendimizi anlattık!” diye açıklıyor! İyi de Hocaefendi’nin dostlarını anlamak için ta oralara gitmeye ne gerek vardı? Silivri’ye gitmek, İlköğretim okullarının tümüne asılıveren “İmam Hatip Ortaokulu” tabelalarını görmek, gaz fişekleriyle ölenlerin, sakat kalanların fotoğraflarına bakmak yetmiyor muydu? Zaten Rumicilerin pek çok yakını partinizde değil mi? Merak bu ya! ABD’de çay-kahve içerek “muhabbet” ettikleri Rumi’nin üst katındaki AEI (Bkz. Sivil Örümceğin Ağında, Ekler Bölümü) denen operasyonel kuruluşa da uğradılar mı? * CHP’nin Umum Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Bey aklımızı karıştıran şu soruları hemen yanıtlasa önce CHP yandaşları rahatlayacak: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırları siliniyor, PKK devleti kuruldu, CHP bir şey yapmayacak mı? Çocuklarımızın, torunlarımızın okulları medreseye çevrildi. Eksik olmayın, sizin örtülü desteğinizle 4+4+4 oyunuyla başarıldı. Şimdi siz, kem-küm etmekle mi yetineceksiniz, yoksa partililerinizle birlikte okulların bahçelerine mi gideceksiniz? Başbakana laf atmaktan ve bize de “Seçimi bekleyin!” demekten başka bir iş yapacak mısınız? Bunları yapmayacaksanız, TBMM’de ha 101 yerine 181 kişi olmuşsunuz; ha “ulusalcı” gösterip Washington’dan yumruk sallamışsınız, ne yazar? Ne yazar, vatanımız ve özgürlüğümüz elden gittikten sonra? Gözünüze sokulan dört parmakla ve içinizdeki Dersim Kürtçülüğü kurduyla kıvranacağınıza, kıvırtmadan açıklayın görüşlerinizi! Tıpkı iktidardakilerin ya da Apo’nun yaptığı gibi açıkça konuşun! Sizde de yürek var; Atatürk’e laf atmanızdan belliydi! Haydi bakalım, her olaydan sonra Amerika’ya, şeyhlere, Başbakan’a kulak vererek iki gün bekleyip nabızlara göre şerbet vermek yerine, bir kez de siz herkesten önce döküverin içinizdekileri! Akil adamları ilk siz icat etmiştiniz! Şimdi  “açılım”, “barışın dili”, “akil adamlar” vs. diyerek eveleyip gevelemeden konuşunuz: ABD’yi, İran’ı, İsrail’i Suriye’de istiyor musunuz? Mısır’ın, Libya’nın, Tunus’un ulusal devletlerinin yıkılmasından yanaydınız; şimdi ne diyorsunuz? İhvan-Müslüman Kardeşlerin Türkiye’deki egemenliğinden yana mısınız? Gözünüze sokulan dört parmağı ne yapacaksınız? Türkiye’de “Demokratik Özerklik” yaftası altında PKK devletini istiyor musunuz? Türk ordusunun subaylarının içeriş tıkılmalarına karşı somut tutumunuz nedir? Halkı şu-bu belediye başkan adayınızla oyalamanın sırası değil; çünkü Türk devletinin sınırlarının ırzına geçileli çok oldu; CHP yönetimi ve atanmış delegeleri, vekilleri halkın önünü kesmeyi sürdürecek mi? Daha çok soru var; ama iktidar-muhalefet baskısı dillendirmeye izin vermiyor! Not: CHP’deki oyunları, gelmiş-geçmiş yönetimler sultasının perde arkasını merak edenler için: Mazlum Vural, “CHP Nasıl ‘yeni-chp’ oldu?”, Köstebek Kitap, İstanbul, 2012 25 Ağustos 2013

İRAN’DAN EMİR: TÜRK HALKI İNKILÂPÇI LİDERİNİ DESTEKLEMELİ! Mustafa YILDIRIM

Bir kez ilkesizliğe kapıldın mı, savrulmaktan kurtulamaz; kendi gücüne ve ilkelerine güvenmez; basit mantık kurgularıyla hurafelere takılıp kalırsın: “Şu devlet benim düşmanımdır. Bu devlet o düşmana karşıdır. Öyleyse düşmanımın düşmanı bu devlet dostumdur!” “Buralardaki diktatöre karşıyım. Bizim diktatörümüz o devletin yandaşıdır. Düşmanımın düşmanı devletin diktatörü, bizim diktatörden daha iyidir, öyleyse o yabancı diktatör de dostumuzdur!” Kendi kendilerini toplumun öncüsü ilan edenlerin bu tür hurafeleri, her zaman olduğu gibi yolu şaşırtıyor. Yola dönmek ve karanlıktan sıyrılmak için yakın geçmişin bazı örnek olaylarını yeniden düşünmek gerekiyor: Mısır’da halk alanlara çıkınca ABD yönetimi, isyanı sonuna dek destekledi. ABD’nin “düşmanı” denilen İran yönetimi de destekledi ve hatta Rehber İmam Ali Hameney, Mısır ordusunu isyancıları desteklemeye çağırdı. Yani ABD-İran aynı saftaydılar. Mısır’da Müslüman Kardeşler Örgütü’nü destekleyen İran yönetimi, Suriye’de onlara karşı çıkıyor. Aynı İran yönetimi, AKP’yi Suriye’de  “Büyük Şeytan” ABD ile işbirliği yapmakla suçluyor; ama Türkiye’deki direnişe karşı çıkıyor ve Müslümanları (İran’a göre Hizbullahileri), İnkılâpçı AKP liderlerini desteklemeye çağırıyor. Mısır’da Müslüman Kardeşlerin diktatörüne karşı özgürlük isteyenler isyan ediyor. Türkiye’de özgürlük direnişçilerini destekleyenler, Mısırlı isyancıları da destekliyor. Oysa sepah (Humeyni özel kuvvetleri) eski komutanlarından ve şimdilerde İran Genelkurmay Başkanı Tüm. Hasan Firuzabadi, “inkılâpçı” dediği yöneticilerin desteklenmesini istiyor: “Müslüman ve kardeş Türk halkı, devrimci liderlerinin arkasında durmalı. Aynı şekilde kardeş ve devrimci Mısır halkı da seçilmiş, devrimci cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin arkasında durmalılar… tüm Müslümanlar, Suriye halkının yaptığı gibi devrimci liderlerine destek vermeliler” DURAN ADAMLARA KARŞI ÖRGÜTLÜ DURAN ADAMLAR İran yönetimi şimdilerde “ılımlılık” görüntüsüne bürünüyor. Rehber İmam Hameney, güya “reformcu” Hasan Ruhani’nin devlet başkanlığını anında onayladı. Ayetullah Ruhaniİnkılâp Güvenlik Konseyi sözcüsüydü. 1999’da İran’da reform isteyen öğrenciler eli sopalı-silahlı inkılâp milislerince  (Basij) ezilirken Türkiye’den özgürlüğü destekleyen açıklamalar duyulmuştu. Hasan Ruhani, Türkiye’ye gereken yanıtın çok yakında verileceğini ilan etmişti. Aynı günlerde Ankara’daki al Kudüs Kuvvetleri ameliyatçıları İran’dan Türkiye’ye dönmüşler ve Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürmeye hazırlanıyorlardı. Şimdi İran Devlet Başkanı Hasan Ruhani, düşman bellediğiniz ABD’yi eleştiren iki söz edince ona “dostumuz” deyip manşete mi çıkaracaksınız? DİKKAT KERE DİKKAT! Taksim’de duran adamların karşısına dikilen ve göğüslerinde “Duran Adamlara Karşı Duran Adamlar” yazan kişileri merak etmezseniz kimin kimi desteklediğini anlamak güçleşir. Gelişmeleri seçebilmek için Kürt Hizbullahilerin (Şimdi HUDA-PAR) tutumunu izlemek gerekiyor. Yoksa ellerinde çivili sopalarla, bıçaklarla saldıran yerli “Basij” elemanlarını, sıradan serseri sanıp yanarsınız. İşin özü İslam dünyasını Rehber İmam Humeyni Hattı’nda birleştirmeye çalışan İran yönetimi, kendi yayılmacılık yolunda ilkeli davranıyor! Yeni koloniciliğin önderi ABD de kendi haksızlık-zalimlik yolunda ilkeli! Türkiye’deki hükümet ve hatta PKK da kendi davlarına sadık! Ne ki bir gün bakarsınız birbirlerine düşman sandıklarınız size karşı birleşivermişler! Öyleyse asıl sorun, Türkiye’de yakın tarihi unutuveren slogancı-kestirmecilerdedir. Ancak her ne olursa olsun, el alemin yönetimlerine, uydurma barışçılıklara, sözde “anti-emperyalist” sıfat edinen yayılmacılara değil, kendi tarihsel ilkelerine ve insancıl erdemlerine bağlı kalan gerçek özgürlükçüler, hem kendilerinin hem de insanlığın önünü açacaklardır! Tıpkı 90 yıl önce olduğu gibi! Not: “Ne Amerika, ne İran, ne de İsrail” deyişimizi “gericilik” sayanlar, belki de olayları izledikçe kendilerine gelirler de “Atatürkçüyüm” demeye hak kazanırlar. 1 Temmuz 2013

NEO “İNKILAB-I İSLAM” LUGATI  MUSTAFA YILDIRIM Sardar 

“İslam İnkılabı’nın başkumandanı, 900 yıldır yapılamayanı yaparak, Türkün milliyetçiliğini çiğneyen cihad eri; İslamcılığın son sadrhalifesi. Mobil Kefen Sardarın İslam İnkılabı yolunda yanında taşıdığı şehadet giysisi. Bir Milyon Sardar’ın işaretine bakan 12’sinden 70’ine İslam İnkılabı erleri; inkılabın eli sopalı vurucu gönüllüleri. Zabıta Sardar’ın emrinde Taguti rejimin ordusundan bağımsız; İnkılab silahlı erleri. 15.000’ler İslam İnkılabı’nın üniformalı-üniformasız muhafızları. Nam-ı diğer, Sepah-i Anadolu Komutanları Sardar tarafından atanır. T.C. Taguti devletin simgesi. İslam İnkılabınca silinecek ve yerine Anadolu İslam Federe Devleti kurulacak. T.L (Türk Lirası) Taguti devletin küresel damgası; Ermeni çengeliyle yozlaştırılması gereken Türk simgesi. Türkiye İslam İnkılabı’nın “Dar’ül Harbi”; mücadele alanı. ABD – AB – İsrail Taguti devleti yıkarken geçici müttefikler PKK-Kürt Hizbullahileri Taguti devleti yıkma ortakları. Kum İslam İnkılab merkezi; inkılabcı tedbirlerin esin kaynağı. 30 Mayıs Taguti rejim yandaşı ladinilerin isyanı; lanet günü. İnkılab erlerinin destanıyla kabiliyeti kırılacaktır. The Generals Taguti devletin parçalayan “açılıma devam” diyen İnkılab paşaları. Silivri Jandarması Taguti rejimin hapse atılan generallerini aşağılayan İnkılab yedek kuvveti. “Cemaat” ABD’nin tavrına uyumlu fetvalar yayan uyumlu-ılımlı holding. Yeni Amerikan Çağı’nın Yerli Liberali Kilise-Cemaat arasında beynamaz; yani entel-ibre akrebi. Reis-i Cumhur-i Çankaya İslam inkılabının kadife eldiveni, derindeki rehberi. CUMHURİYETİN KARŞI-SÖZLÜĞÜ Taksim Direnişi Söz-yazı-yorum gerektirmeyecek denli açık Cumhuriyet direnişi. Karanlığa uzanan tüneli çatlatan “gerçek destan.” Çarşı 1918-1922 İstiklal Harbı döneminde Kuvayı Milliye’nin yiğitler yatağı. “Antalya Uyuma, vatanına sahip çık!” Akdeniz’den yankılanarak Karadeniz kıyılarına vuran uyanış çağrısı. SONUÇ Başbakan sizin devletin hukukuna değil İslam İnkılabı hukukuna uygun konuşuyor ve emrediyor, çünkü 900 yıldır ilk kez ele geçirilen devlet yönetimini bırakmak ve inkılabdan dönmek caiz değildir! 26 Haziran 2013 Not: Humeyni devletinin yeni başkanı Ayetullah Hassan Ruhani’nin Türkiye düşmanlığı 1999’de Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın katlinden önceki sözleri gelecek yazıda 

KARANLIK OPERASYONU YAZMAK GÜNAH MIYDI? Mustafa Yıldırım

Halkı korkutmak için masallar yazmışım! “Ahtapotun kollarında kıvranıyormuşum!” Siyasetsizmişim; örgütsüzmüşüm, çözüm önermiyormuşum! Böyle yazmışlar gazetenin başyazısında ve bu önyargıyı internette dağıtmayı iş edinenler çıkmış! 92 ülkeyi ve özellikle Türkiye’yi parçalamak, ulusal birliğini dağıtmak için sürdürülen operasyonu (Project democracy), kanıtlarıyla, örgütleriyle, operatörlerin adlarıyla, sanlarıyla, görevleriyle, Amerikan ve Avrupa hazinelerinden aldıkları paralarıyla ve amaçlarıyla sergilemiş; halkı uyandırmaya çabalamış ve savaşıma yönlendirmişim de çok ayıp etmişim öyle mi?! CIA elemanlarının listesini, akademilerdeki devşirme elemanlarını, yeni sömürgeciliğin örgütü NATO’nun gençlik örgütlenmesini, devşirme programlarını belgelemişim de politikacıları, gençleri, yazarları, gazetecileri, sendikacıları uyandırmaya çalışırken siyasetsizleşmişim, öyle mi? Meğer bir ömür boyu süren bağımsızlık-özgürlük savaşımımız, emeklerimiz boşunaymış, öyle mi? Savaşım yöntemlerinin tarihsel örneklerini belge romanlarla anlatarak, güncel savaşıma kaynak önermişim de suç mu işlemişim?! * Kimden izin alacağız? Araştırmadan, incelemeden, çözümlemeden ve yazmadan önce bir merkezden onay mı almalıydık? Yazarak, anlatarak, bilgi ileterek ulusu uyandırmaya çalışanları kim izliyor ve izletiyor da yazanların örgütsüzlüğüne karar veriyor? Hangi örgüt, örgütten sayılıyor ve örgüt seçerken kimden izin almalıyız?! CIA uzantıları Sivil Örümceğin Ağında ve Ortağın Çocukları kitaplarını değersizleştirmek için çok uğraşmışlar; operasyonun parçaları davlar açmışlardı! Demek ki yetmemiş! Her neyse; temel ilkemiz açıktır: “Düşmanımızın düşmanı her zaman dostumuz” değildir ve bağımsızlığın savaş yolunda yürürken yabancı devletlerden medet ummak, o devletlerin içimizdeki karanlık çalışmalarını, örgütlenmelerini, cumhuriyetimize karşı işledikleri cinayetleri görmezden gelmek, ecelimizi geciktirir; ama sonunda ölüm kesindir! Daha yazacak çok şey var; ama Türkiye Cumhuriyetini kökten yıkarlarken, ulusal birliği korumak için duyarlı davranmak gerekirken hiç de zamanı değil! 15 Mayıs 2013  

Mustafa Yıldırım “Örümcek Ağı” örgütleri, yerli işbirlikçileriyle birlikte seçtikleri “umut veren lider adaylarını” ABD’ye gönderdiler. Mustafa Yıldırım

Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında’nın 26. basımının önsözüne ne yazdı?
Mustafa Yıldırım’ın, hepimizin kararmış bilinçlerine ışık saçan “Kült kitap”ı Sivil Örümceğin Ağında’nın 26. baskısı neleri içeriyor?
26. BASIM İÇİN ABD parti örgütlerinin, Quantum şirketi [Temsilcisi George Soros] bankerlerinin, Alman, İngiliz, Fransız, Hollanda, Belçika, İran siyasal partilerinin, İsrail bağlantılı vakıfların ve uluslararası şirketlerin kurduğu örgütlerden oluşan ve istihbarat örgütlerince desteklenen şebekenin çabalarıyla birçok ülkede kitleler eylemlere sürüklendiler. Ülke bütçelerini aşan paralarla kışkırtılan eylemlerle tarihsel köklere dayanan kurumlar parçalandı; çok partili, ama güdümlü siyasal ortam oluşturuldu. Ülkelerin doğal kaynakları, sanayileri, para piyasaları, bankerlerin-kartellerin eline geçti. NATO Genişletme Projesi uyarınca ülkelerde, bu arada Türkiye’de de, Brüksel ve Washington’dan yönetilen gençlik örgütleri kuruldu. Uzay savaşları teknolojisiyle donanan yeni üslerle bağımsızlık isteyenlere karşı saldırı üsleri oluşturuldu. Ülkelerde din perdesi arkasına gizlenmiş baskıcı-gerici şebekeler, güvenlik ve yargı kurumlarını tümüyle yabancılara teslim ettiler. Ülkemizde azınlık milliyetçiliği örgütlenmesi ve İran Şia yayılmacılığı, örümcek ağıyla bütünleşti. TESEVARI gibi ana örgütlerin güdümünde “yerel yönetimlere özerklik” başlığı altında başlatılan çalışmalarlafederasyon alt yapısı tamamlandı. Yabancı devletlerin elçiliklerinde, yayılma örgütlerinde yıllarca çalışanlar meclise girdiler, hatta bakan oldular. Ulusalcı muhalefet ya ezildi ya da ele geçirildi; tek merkezden yönetilen medya oluşturuldu. TSK, yeniden yapılanma programıyla, eğitiminden birlik düzenine dek değiştirildi; “Dünyada Barış” ilkesinden uzaklaşıldı; ABD-AB’nin tasarladığı yeni kolonicilik ideolojisiyle donatıldı ve sömürgeciliğin destek gücüne dönüştürüldü. “Örümcek Ağı” örgütleri, yerli işbirlikçileriyle birlikte seçtikleri “umut veren lider adaylarını” ABD’ye gönderdiler. Bazı üniversitelerde Amerikan ajanlarının odaklandığı merkezler açıldı. Bu merkezler gençleri, Amerika’da bile “gerici” olarak nitelenen örgütlerle ilişkilendirdiler; ABD Dışişleri’nin Genç Siyasi Lider programlarıyla Amerika’ya taşıdılar. Gazeteciler aynı kanallarla etkili kişilerle ilişkilendirildiler. Koloniciliği destekleyecek yeni yetme yazarlar, ABD’de kurslardan geçirilerek piyasaya sürüldü.* Güdümlü “sivil-asker” şebekesinin yıllardır yabancılarla birlikte hazırladığı Anayasa tasarıları, Cumhuriyet devletinin temellerini yıkacak biçimde yasalaştırıldı. Ulusal birliği parçalayacak; halkı çatışmaya sürükleyecek yeni yapılanmalarla paralel yönetimler oluşturuldu. ABD ajanlarının amaçladıkları gibi, “toplumsal algılama dizgesi” yeniden üretildi. “Uluslararası Din Hürriyeti” operasyonuyla güçlendirilen ‘cemaat’ örgütleri, azınlık milliyetçisi liberal teslimiyetçiler, İran İslam Devrimi merkezinden silah-para alan al-Quds ve Hizbullah örgütleri, aynı cephede buluştular. Kürt milliyetçiliğini güçlendiren sivil şebekenin katkılarıyla “açılım-barış” denilerek yurt birliği parçalanmaya başlandı. Bu girişimin alt yapısını oluşturan sivil şebekenin önde gelenleri “akil adam” komisyonlarına seçilerek, egemen devleti parçalama kararlarını benimsetmek için çalışmaya başladılar. Bu kitabı dokuz yıldır etkisizleştirmeye çabalayanlar, bildik yöntemlere başvurdular. Akiller arasına giren taraflı gazete yazarı, “Mustafa Yıldırım’ın, istihbarat raporlarıyla sivil toplumu fişlediği, Sivil Örümceğin Ağında kitabı” diye yazdı.** Araştırmanın bir istihbarat raporunun kitaplaştırılmış biçimi olduğu izleniminin yaratılması, yıkım operatörlerinin de amaçlarına uygundur. Bu tür kişiler, bazen gereğinden çok bölümler aktardığım açık-resmi örgüt raporlarını, yabancı yayınları görmezden geliyor; sözde sivilleri ve iktidar sahiplerini kışkırtmaya çalışıyorlar. Oysa operasyonun tarihsel geçmişi ve temel yapısı ele alınmış; ana örgütler çözümlenmiş; başka ülkelerden operasyon örnekleri verilmiş; tüm adlar açık raporlardan, yayınlanmış biyografilerden alınmıştır. Örümcek ağını destekleyen CIAMOSSADMI6BNDEYPSAVAMA,VEVAKal-Quds Kuvvetleri gibi örgütlerin içerdeki şebekeleri ortaya çıkarılmadıkça, “danışman” kılıklı ajanlar devletten, partilerden temizlenmedikçe, kökten yıkım engellenemez. Görev zordur; sınırsız özveri ister. Örneğin ressam Mark Lombardi[1951-2000] tablolarında, Bush ailesi, Harken Energy firması, Suudlar, Usame Bin Ladin ile birçok güç odağının para ilişkilerini, CIA’dan James Bath’ın Suudi bağlantılarını, biyolojik ve kimyasal silah, nükleer teknoloji kanallarını sergiledi. FBI elemanları sergiyi bastı. Müze tabloların götürülmesine izin vermedi; ama Lombardi, kısa süre sonra atölyesinde boynundan asılı bulundu. Venezuela’da büyük oy farkıyla iktidara gelenHugo Chavez Frias yönetimine ve parlamentoya karşı 2002’de sivil-asker darbesi düzenlendi. ABD’den para aldığı kanıtlanan subaylarla, NEDağının “sivil toplum örgütleri” ve işadamları parlamentoya el koydular. Halk parlamentoyu kuşattı; darbeci subaylar, CIA yardımıyla Miami’ye kaçtılar. Savcı Danilo Anderson [1966-2004], polis-asker-savcı-yargıç-sivil, 400’e yakın kişi hakkında casusluktan, darbecilikten, cinayetten dava dosyası hazırladı. Silahlı suikast girişiminden kurtulan Anderson, on beş gün sonra taşıtına C4 patlayıcı yerleştirilerek öldürüldü. Kitabın yeni baskısını da, önceki basımlar gibi, sanatçı Mark Lombardi’ye ve ilkeli, bağımsız, dürüst savcılık uğrunda ölen Danilo Anderson’a; İran’da yargısız-savunmasız canlarına kıyılan sanatçılara-yazarlara-ozanlara; gerçeklerin ardında koşarken öldürülen gazetecilere, bilim insanlarına ve hukukçulara adıyor, karanlığı yakma uğraşımda desteklerini esirgemeyenlere bir kez daha teşekkür ediyorum. 16 Mayıs 2013 Mustafa Yıldırım ____________________ * TSK, akademisyenler, edebiyatçılar, gazeteciler, gençler üzerindeki operasyonun ayrıntıları; Türkiye’de çalışan CIA elemanları listesi için bukitabın devamı olan Ortağın Çocukları kitabından yararlanılabilir. 2007-2009 arasında NED’den para alan ve 2010 ön-programına alınan sivil(!) örgütlerin görevleri listesine de aynı kitapta yer verildi.** ** Yıldıray Oğur, “Ergenokon’un özoğulları”, Taraf, 28 Mart 2009. *** Kitap, 1999’da yazıldığında TESEV’in o yıllardaki etkili kişilerinden söz edilmişti. Sözü edilmeyenlerin birçoğu sonraki yıllarda, Kemal Kılıçdaroğlu gibi, önemli konumlara yükseldiler. Bu nedenle TESEV’in kurucularının listesi, 23.-26. basımlara (s. 579-580) eklendi. **** Azerbaycan’ın Kasım 2005 seçimlerinden önce yazılanAzerbaycan’da Proje Demokratiya kitabı Bakû’de yayınlanamayınca özeti “Sivil örümceğin Ağında”da yayınlanabilmişti. Azerbaycan kitabı, 2006’da Türkiye’de yayınlandı. Eksik bilgilendirmeye yol açmamak için Sivil Örümceğin Ağında’nın Azerbaycan bölümü yeni basımlarda çıkarıldı. Ayrıca Uğur Mumcu’yla ilgili son bölüm, cinayet suçluları yakalanmadan önce yazılmıştı. Türk aydınlarına, güvenlik görevlilerine, yabancı diplomatlara kıyan İran al Kudüs Kuvvetleri’nin Türkiye’deki cinayetleri, yeni bir kitabın konusu olduğundan bu bölüm güncellenmemiştir. Mustafa Yıldırım       www.gercekedebiyat.com
IRZA SALDIRI DOKUNULMAZLIĞI  Mustafa Yıldırım
Devletin “T.C.”siz devlet bakanı, bir kadın vekili aşağılıyor; öteki kadın vekiller onu alkışlıyor. Devletin “T.C.”siz kadından sorumlu kadın bakanı uçakta rastlıyor aşağılanan o kadın vekile ve üstüne yürüyor. “T.C.”ni kaldırtan çoğunluğun vekili, bir başka vekilin kadın-anasının ırzına geçeceğini haykırıyor hem de “T”siz BMM oturumunda. Çoğunluğun kadın vekilleri susuyor.  “İrtica tehlikesi yoktur” diye TESEV raporları yazan Y-CHP’li kadın vekil Toprak Binnaz ve arkadaşları da susuyorlar. Vekilin kadın-anasının ırzına geçeceğini haykırmakla kalmayan “edepli” vekil, o ananın oğluna “Seni geberteceğim!” diye de bağırıyor. Gerçekten gebertebilir mi? Bunu çoğunluğun kadın vekilleri ya da o kişiyi vekilleştiren tek seçici daha iyi bilir. Sivas’ta kız çocuklarının, kadınların da kaldığı oteli yakan Hizbullahilerin avukatıydı kadın-ananın ırzına geçeceğini söyleyen o “T.C.”siz “edepli” vekil. Madımak’ı tutuşturan alevler gibi yakıcı bu sözler! “Nihayetinde vatana namus borcumuzu ödedik” diyen Mareşal Mustafa Kemal’e hakaret eden Rizeli Şevki Yılmaz adlı vekilin de avukatı mıydı bu “edepli” vekil? O dönemde sözde Müslüman vekiller öfke dağıtıyorlardı ve Mareşal’in kadın-anasının umum kadını olduğunu gösterir sahte belgeler İmam Hatip Liselerine fakslanmıştı. Çoğunluğun “edepli” vekili aynı zamanda, vekillere “edepsiz” diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın da avukatı, yani yasal haklarının savunucusuydu. Aradan yıllar geçti; ama öfke dinmedi. “Edep”  ölçüsü günden güne değişti şimdi sormak zorunludur: “T.C.”sizliği seçen çoğunluğun kadın vekilleri, “edepli” vekil gürlerken içlerinden ne geçirdiler? Kadından, aileden sorumlu kadın bakan içinden ne geçirdi? Hangi kadın vekiller içlerinden “Oh olsun!” dedi? Hepsinden geçtik de, ABD hazinesinden Amerikan yobazları aracılığıyla para alarak “Kadın Adayları Destekleyen”, Anadolu’nun dört bir yanında şubeler açan KA-DER adlı sivilce örgüt, hangi kadın adayları desteklemişti? NED-USA Dolarlı proje düşkünü KA-DER örgütünün kurucuları ve “Kızıl Feministler” kitabının yazarları, “Yetmez ama evet!” yerine “Yetmez ama artık hayır!” demeye başlamışlarsa bu soruları yanıtlasalar çok iyi olacak!  2 Mayıs 2013 Notlar: – Irza geçme kararlılığının ayrıntıları için bkz. “T”sizleşen BMM’nin tutanakları ve gazeteler. – KA-DER’in güncel  Yankee ortaklıkları için “Ortağın Çocukları” kitabından yararlanılabilir. – Muğla’daki yurttaşlar yazıların bir yıldır oradaki gazetede yayınlanmadığından yakınıyorlar. Yazıları aylarca gönderdim. Nedenini bana değil, oradaki gazeteye sormalılar. M. Yıldırım yazıları ve kaynak göstermek için: akdenizgercek.comboluolay.com guncelmersin.comsarkyildizi.com yarimada.net , sozgazetesi.org ordugercek.comilk-kursun.com hakimiyetimilliye.orgfocapress.comhaberartiturk.comyenigiresungazetesi.com guncelmeydan.com   

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir